Dünya Gazete Blog okurları için yaptığımız bu özel söyleşide, son yıllarda vicdan ve umut temalı romanlarıyla dikkatleri üzerine çeken Serh...
Dünya Gazete Blog okurları için yaptığımız bu özel söyleşide, son yıllarda vicdan ve umut temalı romanlarıyla dikkatleri üzerine çeken Serhat Kaya’yla Uçurum’u ve edebiyatı konuştuk. Tiyatro ve sinema-dizi metinleriyle tanıdığımız, Deneme türünde yayımladığı beş kitabından sonra, Azad, Bekleme Odası, Nadide Adalet ve en son Uçurum adlı romanıyla okurla buluşan ödüllü yazar Serhat Kaya, eserlerinde yalnızca bir hikâye anlatmıyor; insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesini, suskunlukla hesaplaşmasını ve çoğu zaman kaçmayı seçtiği hakikatle göz göze gelmesini sağlıyor. “Uçurum” metaforunu bir mekândan çok bir hâl olarak kurgulayan Kaya, edebiyatı da bu hâlin içinden konuşan bir dil olarak yeniden tarif ediyor. Kaya ile yaptığımız bu söyleşi, sadece yazarlık serüvenine değil; insanın kendisiyle kurduğu kırılgan bağa, vicdanın ağırlığına ve umut dediğimiz şeyin aslında ne kadar dirençli bir olgu olduğuna dair derin bir yolculuk sunuyor.
“Uçurum, düşmekten çok durmayı bilmemektir.”
— Son
eserinizin adı gibi, içeriğinde de “uçurum” kavramı oldukça merkezde. Sizin
için uçurum tam olarak neyi temsil ediyor?
Uçurum, roman olarak çoğu insanın sandığı gibi bir son değil; aksine, ertelenmiş yüzleşmelerin birikmiş hâlini sembolize ediyor. İnsan düşmekten korktuğunu söyler ama aslında korktuğu şey, durduğu yerin sahte olduğunu fark etmektir. Benim için uçurum, insanın kendine söylediği yalanların bittiği yerdir. Orada ya susarsınız ya da ilk defa gerçekten konuşursunuz.
“İnsanın hakikati çoğu zaman söylediklerinde değil, söyleyemediklerinde saklı.”
—
Yazılarınızda olduğu gibi, Uçurum’da da sık sık içsel çatışmalar ve vicdan
teması öne çıkıyor. Bu sizin bilinçli bir tercihiniz mi?
Vicdan, insan ruhunun en yalnız tarafıdır. Benim, vicdanla dert edindiğim, karakterlerin ne yaptığı değil; neden sustuğudur. Çünkü insanın hakikati çoğu zaman söylediklerinde değil, söyleyemediklerinde saklı. Yazarken o sessizliğin içini doldurmaya çalışıyorum.
“Hafıza, hatırladıklarımızdan çok kaçtıklarımızdır.”
—
Eserlerinizde geçmişle kurulan ilişki oldukça çarpıcı. Hafıza sizin
yazarlığınızda nasıl bir rol oynuyor?
Hafıza,
sandığımız gibi sadık bir anlatıcı değildir.
O daha çok, bizi korumak için gerçeği eğip büken bir hikâye anlatıcısıdır. Ama insan ne kadar kaçarsa kaçsın, bazı anlar vardır ki gelip sizi bulur. Ben o anların peşindeyim. Çünkü insanı insan yapan şey, hatırladıkları kadar, hatırlamak istemedikleridir de aynı zamanda.
“Umut, güçlülerin değil, vazgeçmeyenlerin dilidir.”
—
Metinleriniz karanlık temalar barındırsa da derin bir umut hissi de taşıyor. Bu
dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Ben umudu fersiz bir ışık olarak görmüyorum. Umut daha çok bir direnç biçimi. Karanlığın ortasında bile “henüz bitmedi” diyebilme hâli. Yazarken karakterlerimi kurtarmıyorum; ama onlara vazgeçmeme ihtimali bırakıyorum. Belki de umut dediğimiz şey tam olarak budur: Bitmemişlik ve devam etme direnci göstermenin güçlü bir damarı.
“Yazmak, kendine karşı dürüst olmayı göze almaktır.”
—
Yazarlık sizin için bir ifade biçimi mi yoksa bir yüzleşme aracı mı?
İkisi de değil aslında; yazmak benim için bir tür iç hesaplaşma. Ama okurla değil, kendimle. Çünkü yazan insan, her metinde biraz daha soyunuyor; kelimeler sizi saklamıyor, aksine açığa çıkarıyor. Eğer yazdığınız şey sizi rahatsız etmiyorsa, muhtemelen yeterince derine inmemişsinizdir. Yazmak, okura olduğu gibi, kendinize karşı da çok dürüst olmayı gerektiriyor.
“Neredeyse hepimiz artık okumaktan çok göz gezdiriyoruz, derine inmiyoruz.”
—
Günümüz edebiyatına baktığınızda sizi en çok ne heyecanlandırıyor ve ne
kaygılandırıyor?
Beni heyecanlandıran şey, birilerinin hâlâ yazma, ben de varım ve bunları hissediyorum deme cesareti gösteriyor olması. Kaygılandıran ise hız. Her şey çok çabuk tüketiliyor; oysa edebiyatın doğası yavaştır. Ortaya çıkan bir metnin sindirilmesi, içselleştirilmesi gerekir. Bu yüzyılın toplumları olarak, neredeyse hepimiz artık okumaktan çok göz gezdiriyoruz, derine inmiyoruz. Ama yine de inanıyorum ki iyi hikâyeler her zaman kendini dinletmenin ve üzerinde tartışılmasının bir yolunu bulacaktır.
“Okuduklarınızı konuşabileceğiniz insanları bulmak artık daha zor.”
— Günümüz
okurları ve okuma tercihleri hakkındaki düşünceleriniz desem?
Özellikle geçmiş dönemlere bakarak kıyaslayınca okuyan insanın da işi kolay değil. Okumaya odaklanmasını güçleştiren, odaklanmasının önüne geçen çok fazla uyarıcı ve farklı nüans var. Bir de en kötüsü, okudukları üzerine özellikle de okuduklarınızı konuşabileceğiniz insanları bulmak artık daha zor. Okuma tercihleriyse kısır bir alana hapsoldu sanki. İki tür okuma yapan insan tipi oluştu; biri klasik okumayı seven ama moderni de ıskalamama çabasında olan, öğrenmeye iştahlı ve farklı tatlar arayan, diğeriyse psikolojik olarak hissettiği içsel baskılara ve yine içinden yükselen acı çığlıklarına kulak tıkayacak, yarasına pansuman olacak, mümkünse dününü “unutturacak” türden okumalar yapan. Özellikle ikinci tipteki gibi okumalar yapan insanlar adına üzülüyorum çünkü bu tercihlerinin hayatlarını daha gergin ve keyifsiz hale getirdiğini görüyorum.
İnsan, en çok kendine geç kaldığında yorulur.”
— Son
olarak, okurlarınıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?
Kendilerine karşı daha sabırlı olsunlar.
Hayat dediğimiz şey bir yarış değil; çoğu zaman bir bekleyiş hem de uzun süren bir bekleyiş. Bazen en büyük cesaret, hiçbir yere varmadan, kendi odağında, hayat üzerinde aldığı yolda mutlu olmak. Çünkü yaş aldıkça daha iyi anlıyorsunuz ki, insan en çok kendine geç kaldığında, iç huzuru bulamadığında eksik kalıp yoruluyor.
Serhat Kaya’nın sözleri, yalnızca edebiyatın değil, insan olmanın da sınırlarını yeniden düşünmeye davet ediyor. Onun son romanında olduğu gibi, hayatın üzerine kaydettiği metinlerinde de uçurumlar bir son değil; adeta hep bir yeniden başlangıç ihtimali. Kaya’nın yazma evreninde vicdan ise bir yük değil; bir tür pusula. Ve umut, hayatın olağanlığında belki kırılgan ama vazgeçilmez bir direniş biçimi. Bu söyleşi, bize bir kez daha gösteriyor ki bazı yazarlar hikâye anlatmaz, doğrudan insanın içindeki sesi hatırlatır. Serhat Kaya da tam olarak bunu yapıyor: Unutmaya meyilli olduğumuz hakikatleri, kelimelerin sessiz ama ısrarlı diliyle yeniden kuruyor ve geniş okur kitlesi için benzersiz romanlar sunuyor.
Haber:
Ö. Şermin Kıvanç





Hiç yorum yok